Suyun Terapisi

Suyun Terapisi

Ne zaman canım sıkılsa ya da beynimi şarj etmek istesem, yüzer ya da  doğayı gözlemlerim. Orada ne dükkân kirası, ne finansal ve beşerî yönetim, ne bundan 5 sene sonra kendimi nerede gördüğüm,  ne ”evde meyve sebze  bitmiş”  derdi, ne de evi çekip çevirme kaosu var. Hani Nazım’ın kalemindeki gibi; “Bu anda ne düşmek dalgalara, bu anda ne kavga, ne hürriyet, ne karım. Toprak, güneş ve ben… Bahtiyarım…”* 

Bunlar yok ama şunlar var o an; balıklarla kazların uyum içinde yaşadığını görmek, kaplumbağa dayının etliye sütlüye bulaşmadan yanlarından usulca geçtiğini görmek (kaplumbağa bile kendini biliyor azizim), hepsinin de birer gurme olması (bkz. karpuz yiyen balık) ve herkesin nasibine illaki birer lokma düşeceğini bilerek sırasını beklemesi, kaplumbağanın yetişemeyince “Yakalayamadık be kardeşim…”, kazın dönüp de balığa ” Bu lokma benimdi sen daha şimdi karpuz yedin!” dememesi var. Bütün bunları izlerken insan olmanın çok da gurur verici bir şey olmadığını, şu küçücük yol arkadaşlarından öğrenecek çok şey olduğunu fark etmek var. Bu sudaki balık bile eminim ki “Oh be, yangın bize uğramıyor nasıl olsa, rahatız.” demiyordur. Biliyorum  ki kapının önünde susuzluktan bitap düşmüş tekir, şu 3 güzel kazın kalbindedir. Hayvanları sevmeyen insanları sevemez mi bundan emin değilim ama hayvanlardan bir şey öğrenemeyen kendini, yaşadığı toprakları sevemez işte bundan eminim.

İlgili Yazılar