Sağanak

Sağanak

Küçük damlalarla başlayan yağmur, yerle göğü buluşturmak istercesine yağıyordu. Gök, yeri; yer, göğü özlemişti. Özlem devamında gözyaşını getirmiş, her yeri bir sağanaktır almıştı. Köpekler, kediler hızlı adımlarla başlarını sokacak bir yer arıyorlardı. Bazen bir evin balkonun altına, bazen bir dükkânın gölgesine sığınıyorlardı. Sokaktaki bazı insanlar ise kaçışıyordu. İki aşık el ele tutuşmuş, yerle göğün bu buluşmasına eşlik ediyorlardı. Yavaş yavaş yürüyor, kıyafetlerinin ıslanmasına izin veriyorlardı.

Yaşlı bir dede, elindeki bastonla hızlanamayacağının bilincinde, her zamanki temposuyla yürüyor, gönlü açık bir dükkân sahibi arıyordu gözleriyle. Tomris ise ne yaşlıydı ne de aşık. Ne yağmurla birdi ne de yağmurdan başka bir şey o anda. Biraz önce telefonu kapatmış, dedesinin öldüğü haberini almıştı halasından. Onun için tüm dünya çoktan seller altındaydı, yağmur varsın yağsındı yağacağı kadar. Saçları sırılsıklam olmuş, üstündeki her şey vücuduna yapışmıştı. Yürüye yürüye en sonunda evine gelmişti. Evin girişinde eski bir ayakkabılık vardı. Ayakkabılık girişteki merdivene doğru eğiliyor, merdiven ise evin içine doğru genişçe bir antreye açılıyordu. Ev küçük, haliyle biraz tıkış tıkıştı. Antre dışında, evdeki her oda, normal bir odanın yarısı kadardı. Tomris antredeki tekli koltuğa öylece oturdu. Ağlıyordu fakat yağmur akıyordu yüzünden. Gözyaşıyla karışarak iniyordu ağzına. Ağladıkça daha çok ıslanıyordu dudakları. Oturduğu koltuk sırılsıklam olmuştu. Hayattaki en büyük dayanağını kaybetmişti. Dedesi, anne ve babasının ayrılığından sonra ona sahip çıkmış, yaptığı hiçbir fedakarlığı torununun yüzüne vurmadan büyütmüştü onu. Şimdi dedesi yoktu.

Şehre yağmur getiren bulutlar, köye ise kar getirmişti. Yollar kapanmış, cenaze zar zor düzenlenmişti. Tabiat, Tomris’in dedesini son kez görmesine izin vermemişti. Belki böylesi daha iyiydi. Toprağını görmezse dedesinin yaşadığına inanabilirdi. İnsan toprağına dokunmadıkça en değerlisinin artık o toprağa ait olduğuna inanabilir miydi? Kabullenmesi bu kadar zorken en iyisi kabul etmeye çalışmamaktı. Ama bir yandan da son vazifesini yerine getirememenin üzüntüsü vardı içinde. Hem ağlıyor hem düşünüyordu. Sonra nedensizce yerinden kalktı. Islak üstünü değiştirdi. Büyümesi gerekti artık. Çünkü artık onu küçük bir kız çocuğu gibi saran kimse olmayacaktı. Tüm hatıraları gözünün önüne gelmiş, odaya vuran ikindi güneşi hüznünü daha da arttırmıştı. 

Birkaç gün sonra yollar açılmış, nihayet köye gidebilmişti. Toprağına dokununca dedesinin acısı elle tutulur, gözle görünür olmuştu. Evinin hemen yanındaki bahçeye gömülmek istemişti dedesi, öyle de olmuştu. Evin balkonundan görülebilecek kadar yakındı mezarı. Ev, eski bir köy eviydi. Küçük bir avlu ve iki küçük odadan oluşan bir girişi vardı. Girişin hemen ortasına uzanan, ikinci kata ve asıl avluya çıkan bir merdiven vardı. Merdivenin hemen bitimindeki divan ve divanın yanındaki dedesinin sazı hala aynı yerinde duruyordu. Eskiden bu evde tüm çocuklarıyla oturuyordu dedesi. Koca bir aile, bu küçücük evde hep beraberdi.

Sonra aile içinde bir anlaşmazlık olmuş, babaannesinin tabiriyle kıyamet kopmuştu. Tüm suç Tomris’in annesinin üzerine kalmış, tüm kardeşlerin arası açıldığı gibi, annesi de çocuğunu bırakıp gitmişti. Tomris, o zaman ne olup bittiğini anlayacak yaşta değildi. Daha sonrasında ise cesaret edip soramamıştı. İçindeki burukluk, bunu düşündükçe daha da artmıştı. Artık kimseye soramazdı. Kimse ona dedesi gibi dürüstçe olanları anlatmazdı. Divana oturdu ve dedesinin sazını çalmaya başladı. Tomris sazı çalarken bir mektup düştü önüne. Sazın içine saklanmış bir mektuptu bu. Her geldiğinde çalardı bu sazı ama bu mektubu ilk defa görüyordu. Mektubu dedesi yazmıştı. Uzun zamandır hasta olduğunu, ölürse gerçekleri bilemez diye korkup anlatmıştı her şeyi. Mektupta annesinin suçsuz olduğunu, tüm suçun kendisinin olduğu yazıyordu.

Dedesinin eskiden çok daha fazla tarlası vardı. Fakat dedesi tarla işine helal parayla girmemiş, tarlayı gelinin babasından zorla gasp etmişti. O zamanlar otuzlu yaşlarındaydı ve yaptığının ailesi için en doğrusu olduğunu düşünmüştü. Uzunca bir zaman bu tarlayı işlemiş, çocuklarıyla beraber çalışmıştı. En sevdiği oğlu büyüyüp haksızlıkla tarlasını gasp ettiği adamın kızına âşık olunca kaç kez onu köyden göndermiş, oğlu her seferinde bir yolunu bulup geri gelmişti. En sonunda husumetin de bitmesi için bu evlilik gerçekleşmiş, bu evlilikten Tomris olmuştu. Annesi şehirliydi ama köy işlerinden çok iyi anlıyordu. Herkes onun becerisine hayran olurdu. Babaannesi hastalanıp yataklara düşünce tüm yük ona kalmış, kimse ona yardım etmemişti. Annesi babaannesine bakmış, dedesine de tüm olanlara rağmen hürmeti eksik etmemişti. Dedesinin pişmanlığı gün geçtikçe artmış, en sonunda malının mülkünün çoğunu ölen babası yerine gelinine hibe etmişti. Bunu duyan kardeşler birbirine girmiş, kaynanasını sormaya bile gelmeyen gelinler Tomris’in annesine söylemediğini bırakmamışlardı. Bir gün tüm kardeşler birbirine girmiş, Tomris’in babasıyla amcalarının kavgasını ayırmaya çalışan annesi vurulmuş ve oracıkta ölmüştü. Fakat dedesi tüfeğin patladığı eli korumuş, oğullarından hiçbirinin ceza almasına izin vermemişti. Bu olayın aile içinde kalması gerektiğini söylemiş ve suçu köyde adı sıklıkla hırsızlıkla anılan bir adama yüklemişti. Buna Tomris’in babası dayanamamış, ne kadar uğraştıysa da gerçeği kanıtlayamamıştı. En sonunda çocuğunu dahi yanına almadan çekip gitmişti. Dedesi o zamanlar, böyle yaparak ailesini toplu halde tutabileceğini sanmış ama yanılmıştı. Hatasını kendisi hasta olunca bir kere bile kapısı çalınmayınca anlamış, ama iş işten çoktan geçmişti. 

Tomris bunları okuduğunda tüm dünyası başına yıkılmıştı. Dedesi onun için şimdi kimdi? Onu büyüten koruyup kollayan mı? Annesinin katilini koruyan mı? Ağladığı mektuptaki izlerden dahi belli olan, yaptığı her şeyden af dileyen biri mi? Ne yapacağını bilmez bir halde kendini balkona attı. Yine sağanak vardı fakat bu sefer ıslanan kendisi değil dedesiydi. 

İlgili Yazılar