Kimin Cehennemi

Kimin Cehennemi

Haluk, beş katlı betonarme binanın önünde dikiliyordu. Aceleyle zihnini kurcaladı. Allak bullaktı. Dikilmek eylemini ne süredir yaptığı konusundaki şüphelerini bir türlü giderememişti. Şayet birileri tarafından takip edilseydi, görevinin inşası süren yapının önünde bedeni kaskatı kesilmiş bir şekilde durmaktan ibaret olduğu düşünülebilirdi veya sürrealist bir şaheseri dikkatten yoksun bir biçimde izlemesi için tutulduğu fikri aklın sınırlarını zorlayabilirdi. Ama etrafta kimsecikler yoktu. Sonbaharın sürüklediği, hiçbir şeye aldırış etmeyen rüzgâr haricindeki her şey durağandı. Kahramanımız ise başka hiçbir tasası yokmuşçasına binada seçtiği bir noktayı göz hapsine almıştı. Bakışlarındaki kendinden geçmişlik raddesi oldukça şaşırtıcıydı. Çünkü herhangi bir kalıba sığdırılamayacak boyuta erişmişti.


Oysa yaklaşık üç sene öncesine değin, seyir halindeki bir trenin heyecanını taşıyordu. Onunla tanışan her kimse bunu rahatlıkla hissedebilirdi. Eskiden, çok eskiden karmaşayı, sevinci, özlemi, burukluğu herkese bir bütün halinde geçirebilme özelliğiyle tanınırdı. Şimdiyse kiminle karşı karşıya kalındığı sorusu, çözülemeyecek muammalardan biri olarak kalabilirdi sonsuza dek. Çünkü şimdiki zamanda belirgin tek şey nesne hareketsizliğiyle sabitlenmiş duruşuydu. En gözden uzak köşeye ait, koyu kül rengi bir insan maketiydi. Üstüne üstlük kahramanımıza dekordan, mekândan ve zamandan tümüyle bağımsız olma şartı koşulmuş gibiydi. İyiden iyiye, hiçe sayılmıştı. Ama bunların hiçbiri umurundaymış gibi gözükmüyordu. Hatta o cansızlığı her an bastırılabilir endişesiyle mağrur bir ifade bile takınmıştı. Muhtemel olarak o günlerde, kimilerince hangardaki yıkıntı adı altında değerlendiriliyordu kahramanımız. Kimileri tarafındansa rayların üzerinde gelişigüzel bekleyen, pastan çürümüş demir parçaları yığını şeklinde. Hangi efendileri dahildi acaba şu kimilerine, kararsızdı. Herhangi bir yanıt bulamadığı için de terk edilmişlik kanısıyla bir müddet oyalandı.


Bu hadise, genel itibariyle, insanın kendine duyabileceği en büyük kayıtsızlığa eşdeğerdi. Özetle, bir bağımlının öyküsüne eşdeğer. Buradan hareketle, ilkin belirtilmesi gereken noktaya değinmek, karmaşık olaylar düğümünün çözülmesinde okuyucuya yardım edecektir. Bu husus, kahramanımız için her şeyin bomboş olduğu gerçeğini kavramakta yatar.


Onun için geride bir şey bulunmuyordu, ileride de bulunmayacaktı. Şu an zaten anlamsızca verilen bir savaşımdı ve baştan aşağı gereksizdi. Yıllar öncesinde değişimine, büsbütün sahte bir çabayla “griliğe itina” adını takmıştı. Bir an durmaksızın benliğinin, kaldırım taşlarının, sokak lambasının, hatta evrenin soluk griden meydana geldiğini iddia edebilirdi. Ayrıca kahramanımız bırakın günlerden hangi gün olduğunu ne mevsimin ne de yılın farkındaydı. Kabul etmekte zorlansa da kendini ebedi karanlığa mahkûm etmişti. Her şeyin sorumlusu namına ileri sürdüğü savda suçlu, ellerinin arasından yukarı yükselen siyah toz bulutu kümesiydi. Çoğunlukla nöbete tutulacakmış gibi nefes nefese kalarak, üzerinde hâkimiyet kurduğunu ve kendine birtakım kararlar aldırdığını ispata uğraşırdı. Ne var ki çabası boşunaydı. Kime, neyi kanıtlayacaktı ki? Zaten bu durum çoktandır onun her şeyi çarpıtılmış bir gerçeklikte deneyimlemesine sebebiyet vermiyor muydu? İki yıl evvel, önce kontrol mekanizmasının işlevini yitirdiğine tanıklık etmişti. Hemen ardından, bu stratejik oyunu uydurmuştu. Zihninde arada bir parıldayıp sönüyordu deniz fenerleri. Ya açıktı ya kapalı. Ya gündüzdü ya gece. Ya kendindeydi ya da ana hatlarıyla değildi. Ama ne tuhaftır ki siyah ya da beyaz ortalıkta görünmüyordu. Sadece gri bekliyordu sahnede. İsli ve puslu gri. Böylece son zamanlarda düzmece engelleriyle boğuşmaktan öteye geçmişti. Efendilerinden biri böyle emretmişti. En kötüsüydü o. Artık boşluk haricinde doğru dürüst bir şey göremediğinden de çaresizliğine yaraşır bir acı, hiç ummadığı anlarda keskin bir şekilde çelimsiz kemiklerine doluyordu. Kimi zaman az da olsa dert yanıyor, kimi zaman kabullenmekle yetiniyordu. Öylesine bir boşluktu ki bu, kemiklerinin birer birer çatırdadığını, kırıldığını duyumsuyordu. Bir şeyler yerinden çıkıyordu sanki. Şimdiye dek hiç yerine oturmamış şeyler. Fakat bunların bile üzerinde yarattığı etki yok denecek kadar azdı. Öylesine hissizleşmişti ki. Başka türlüsü de mümkün değildi onun için. Hem bu yaşına kadar huzursuzlandığı zamanlarda hücrelerine dahi dağılan müzikten eser yoktu. O an mırıldanmayı istediyse de tuhafça vızıldamak dışında bir şey gelmedi elinden. Halbuki ruhunu tutkuyla besleyen Pachelbel’i, onun yüzyıllar önce icra ettiği muazzam müziği tüm kalbiyle kucaklıyordu. Ta ki konservatuvarı ani bir kararla yarıda bırakıp, bulunduğu şehirden kaçıncaya dek. Dünyadaki her şeyin tersyüz edilebileceğinin somut bir kanıtına dönüşmüştü hayatı. İçindeki dişli çarkların her biri, birbiriyle rekabet halindeydi. Müzik yoktu. Notaların devri kapanmıştı. Hepsi bir çırpıda kısa elden çarka teslim edilmişti. Meçhule giden her yolda, efendiler devrinin izlerine rastlamak mümkündü.


Bunlar yaşanırken, kahramanımız pantolonunun arka cebindeki sigarasıyla, çakmağını yokladı. O esnada sersemletici bir rüzgâr esiyordu. Rüzgârın bir deri bir kemik kalmış kahramanımızı alıp götürmemesi ilginçti. Çünkü arka cebine ilişip sigarasını alsa ve çakmağını çakıp sigarasını yakmaya çalışsa sigara yanmayacaktı. Her an yakınındaki elektrik direğine savrulabilir, dengesini sağlayamayıp, kafasını kaldırımın kenarına çarpıp bayılabilir, sonuç olarak boynu bile kırılabilirdi. Şimdilik, bunların hiçbiri gerçekleşmiyordu. Belki henüz gerçekleşmemişti. Efendisini binbir türlü uğraşlar sonucunda susturabildi. Midesi bulanıyordu. Yemek borusu atmosferden taşacakmış da üzerine yağacakmışçasına bir bulantıyla yerinden bir adım kımıldamadı. İkinci katın balkonundan çırpılan kilimin tozları, yavaşça üzerine siniyordu. Silkelenmedi. Yutkunmakla yetindi. Her şeye rağmen kabul edilebileceği düşüncesi gelip geçti içinden bir anlığına. Elbette önemsememişti. Tiksintiyle titrek ellerine bakarken yağmur çiseliyordu. Kendinden emin bir şekilde “Yağmurdan kaçmalıyım. Düşüncelerimi temizler yağmur. Kirli kalmalıyım.” şeklinde söylendi. Bir yanılsamanın ürünü olan düşüncesini art arda yenilerken neredeyse galeyana gelmişti: “Yağmurdan bile kaçmalıyım. Evet, yağmurdan bile. Çünkü efendim…”


Çevresinde olan biteni seçemeden, öylece kalakalmışken, -nedendir bilinmez- sağına soluna bakındı. Sokağın her iki tarafında da birbiri ardına sıralanmış miskin apartman ve dükkânlardan başka kayda değer bir şey görünmüyordu. Olsa bile göremezdi. Çünkü yalnızlıkla besleniyor, her şeyi tüketiyor, en sonundaysa yıkım aşamasına geçiyordu. Kahramanımız, anlaşılacağı üzere içinde bulunduğu kısırdöngüyü idrak edemeyecek vaziyetteydi. Kısa uygulamalı zincirleme domino reaksiyonu. Kullan, at ve yok oluncaya kadar parçalanmaya devam et. Boşluk ve hiçlik sarmalı. Efendisinin formülüydü. Zaten uğradığı yerlerde görmezden geldiği “Kullanma!” tabelaları ilkin yabancı bir dilde yazılmış gibi muğlaktı. Sonrasında uyarılar giderek silikleşmiş, en sonundaysa görünmezliğe bürünmüştü. Tepkisizliğinden ötürü, bir ara iç sesleri dile geldi ama kahramanımız çoktandır efendisi dışında kimseyi dinlemiyordu. Vicdanı da buna dahildi.


Tam bu sırada, omuzlarından kollarına doğru inen tuhaf bir ürpertiyle, ürkekçe yerinden oynadı ve yalınayaklarını görünce durgunlaştı. Eğer müsaade edilecekse buraya nasıl geldiğini irdelemek istiyordu. Çabucak reddedildi. Ondan beklenmeyecek bu girişim, tüm tozları yeniden burnundan solumasıyla sonuçlanmıştı. Bütün o kir yığını yine ciğerlerindeydi. Ciğerlerine yapışıp yerleşiyordu. Kendini zehirliyordu. Kim bilir kaçıncı kez. Bir sırrı masaya yatırıyormuşçasına kısık sesle “Ne bundan öncesi var ne de sonrası” diye homurdanıyordu.


Hemen sonrasında kendini tutamayarak “Peki öyleyse ne var? Yalnızca içi hiçbir şekilde doldurulamayacak boşluklar mı? Çözülmesi imkânsız bir bulmaca mı hayat?” diye haykırmıştı. Sakinliğinden sıyrılıp, bilinmez bir öfkenin eşiğine atılışı aynı zamanda gerçekleşmiş gibiydi. Önünde yükselen yıkık dökük apartmana göz attı. Tam dilinin ucuna yerleşmişti isyanı. Ama efendisinin onu duymasından korkarak, büzüldü. Her şeyden önce ise adının kötü bellendiğini hissedebilme ihtimali onu dehşete düşürmüştü. En başında sessizliğe boyun eğmiş gözükme kararı verdi ve arkasından yeniden düşünmeye koyuldu.


Gözünün önünde birtakım şeyler canlanıyordu yavaş yavaş. Sabaha doğru ani bir dürtüyle dışarıya atılmıştı. Buna rahatlıkla dürtü denilebilirdi çünkü bilinci tam yerinde değildi. Yatağından bir hışımla fırlamıştı. Bir kısmı plastik sandalyeye, bir kısmıysa tahta zemine savrulmuş kıyafetlerini giyip ev terliklerini ayağına geçirdikten sonra evden çıkmak üzereyken gözleri apartman boşluğuyla buluştu. Boşluğa, boylu boyunca serilen anlamsızlıkla gidebileceği kadar uzaklara gitmişti. Fazlasıyla dalgındı o an. Kapının tokmağına sımsıkı yapışmış eli bir hayli terlemişti. Çok tuhaf bir karşılaşma yaşamış gibiydi. Ama kiminle karşılaşmıştı ki? Hatırlayamıyordu. Egzamasını aklına getiren kahredici kaşıntıları gibi dinmiyordu uyuşukluğu, donukluğu… Beton panellerden yankılanan sese aldırış etmek istemiyordu. Birkaç seferden sonra çekişmesi bitti. Her zamanki gibi.


“Tahakküm nedir bilir misin?” diye sordu efendilerinden biri. Alaycı bakışları üzerine dikilmişti.

“Nereden bileceğim ben öyle afili kelimeleri!” diye çıkıştı kahramanımız tereddütle. Sonuçta hangi efendisine seslendiğini bilemezdi. Kendini zorlasa da ağzından çıkan hiçbir kelimeyi ayırt edemiyordu.

“Eğer zorbalık deseydim, anında bilirdin ne anlama geldiğini” diye karşılık verdi efendi. İçindeki her şeyle bütünleşmişçesine uyarıcıydı. Giderek artan bir ses tonuyla, ciddiyetini hiç bozmadan devam etti:

“Şu haline bak! Sen acizsin. Sen en büyük zorbasın kendine. Kendi yarattığın cehennemin içindesin. Acizliğinden kurtulabilmenin tek yolu kendini sevmeyi seçmek.”

Engin bir sessizliğe atıldığı bilinmeyen ilk adım, bu cümleyle atıldı. Her şeyi sanki salisede kavramıştı. Yalvarırcasına, iyi efendinin dönmesini diledi. İlk defa konuşmuştu onunla. Son derece emindi, diğeri değildi. Ellerini açtı, dizlerinin üzerine çöktü, yola baktı. Ardından ikinci katın penceresinden kendisini yukarıya çağıran yabancıyla göz göze geldi. Apartmanın girişine doğru yürüme kararı alır almaz, umutsuzluk içinde kıvranmaya davranmıştı. Çünkü kimsenin gelmeyeceğini içten içe biliyordu, ilk kez onunla konuştuğu yalanını attığını da. Her şey giderek bulanıklaşıyordu. Bir an parıldayıp ansızın sönen ışıklar ve az önce başını çevirdiğinde gözlemleme fırsatı yakaladığı, yaprakları dökülmeye yüz tutmuş limon ağacı. Yerinden kıpırdayamadı. Kaybedene ne kazandığını, kazanana ne kaybettiğini sorduğunuzda alabildiğiniz tek şey aval aval bakışlar oluyor galiba diye söylendi usulca. Ne kaybedendi ne de kazanan. O henüz 23 yaşındaydı ve yapayalnızdı. Çok genç bir yalnızlıktı onunkisi. Ya beş katlı betonarme ya da inşası yıllar önce bitmiş harabe bir binanın önünde dikiliyordu. Hiçbir şekilde ayrımına varamazdı neyin ne olduğunun. Belirsizlik, her halükârda salya akıtan kötü efendisinin yeminiydi. Çok yürümüştü. Hiçbir köprüyü, kavşağı, caddeyi bilmeden, saatlerce yürümüştü. Hiçbirinin ismi dahi yoktu. Yürüyerek bir şeylerin aşılabileceğini zannetmişti. Bu sebeple adımlarını her defasında sıklaştırmıştı. Sonuç yoktu. Sabahtan beri yürüyordu, bazen yüzü aşağıda yalınayaklarını takip ederek. Ev terliklerinin bile sorumluluğunu üstlenememişti malum sokağa varana kadar. “Bu ayaklar nereye gidiyor, nereden geçiyor, neden pes etmiyor?” diye sorgulamamıştı bir kez. “Kimin bu ayaklar?” “Hangi efendime ait?”


Sonrasında adımları yavaş yavaş küçülmüş ve istikametine varmış gibi aniden frene basmıştı. Hiçbir şey için mecali kalmadığından, kanı çekilmişti. Yarım asırdır ayakta dikiliyor gibiydi. Binanın hangi tarafında durduğu ise, kahramanımız tarafından bile kestirilemiyordu. Çoktandır tarafları belirleme uğraşına girmiyordu. Karşısındaki, arkasındaki, sağındaki ya da solundaki, ne fark ederdi? İliklerine işlemiş zehri söküp atabilir miydi elde edeceği sonuç? Evet, hayır, belki, asla. İnsan duyulmadığının farkına vardığında uzum cümleler kurmaktan vazgeçiyordu. Ne yazık ki, kurtulma şansı yoktu. Bunu anlayınca orada kaç saattir put gibi beklediğini sorguladı. Pencereden gövdesini dışarı sarkıtan yabancının kendisini ne zaman büyük partiye davet ettiğini de. Hem efendilerinden birinin lanetlediği binaya bu kaçıncı gelişiydi? Kestiremedi. Soluk alıp vermek giderek zorlaştığında, ikinci kata dikmişti gözlerini. Yeniden. Artık en geç tecrübe ettiği pişmanlık ile baş başaydı. Kalp atışları kontrolden çıkmak üzereydi. Dünya üzerinde söylenebilecek en buruk şekilde “Yağmur dindi” diyebilirdi özgürce. Dili varmadı. Tek tesellisi hangi efendisinin galip geldiğini anladığında gözlerinden geçen acı tebessümdü. Demek ki belirsizlik sona ermek üzereydi. Cehennemi üzerine yıkılırken, bir dörtlük dökülüyordu dudaklarından güç bela:

“ Karanlık bir sokak yükseliyor göğe
Bulutların içine doğru çekiliyor
Çekildikçe gölgeler kalıyor geriye
Cansız, ruhsuz ve alelade. “

İlgili Yazılar