Kendi Kehanetine İnanmak

İnsan kabul etsin ya da etmesin inanmaya muhtaç bir varlıktır. Öyle ki insandaki inançsızlık dahi inanmaya değer bir şey olmadığına dair  inanma mantığından başka bir şey değildir. Peki insan neye inanır ya da neye inanmak ister?

İnsanoğlu (inanılan odur ki!) ilk çağlarda farklı varlık, cisim ve olgulara inanmaktaydı ve bu inancın kendince haklı ve mantıklı açıklamaları vardı. Örneğin, istisnasız her gün doğan, doğal ısı ve ışık kaynağı olan güneşe inanmak gayet doğaldı. Ya da her şeyinden yararlanılan ineğe tapmak da öyle. Neyse ki düşüncenin hâkim olmaya başladığı zamanlarda bu gibi inançlara daha az önem verilmeye başlandı. Dini inançların farklı dönemlerde farklı peygamberler ve kitaplarla insana tebliği bir yaratıcının olduğunu söylendi. Her dini inanç için bu geçerliydi. İnsanlar için bu durum en başlarda tuhaf ve imkânsız gibi geldi. Çünkü onlara göre, göz ile görülmeyen bir ilahi güce tüm bu devasa düzenin sahibiymişçesine inanmak akıl işi değildi! (Oysa Kur’an-ı Kerim’de birçok yerde geçen ve farklı konular üzerindeki cümlelerin sonunda sorulan ilahi bir soru, insan için çoğu sorunun ve dünya düzeninin cevabı niteliğindeydi: “Akıl etmez misiniz?”) Ve insan zaman içinde insanlığını(!) yaptı. Kendi şahsi çıkarları uğruna insanların inançlarına dokunmayı öğrendi ve dünya sahnesinde yeni bir perde açıldı. Kendince mantığa sığdırılmış inanç şekilleri birbirini izledi. Hakikat ve batıl birbirine karıştı. Doğrular insanlarca güncellendi ve şahıs ya da devlet çıkarınca kullanıldı. Zaman akıp gitti. Her çağın getirdiği şartlara ve yaşantılara göre bu akla sığmaz olay güncellenerek devam etti. Doğru da vardı elbet ama doğru hiçbir zaman yanlışın (özellikle insan nefsine hitap ederek doğru gözüken yanlışın) üstünü örtemedi. Vicdan ve akıl mahkemeleri birer birer kapandı. Ve insanın neye inanması gerektiğinin yerini neye inanmak istedikleri aldı.

İnsanoğlu doğruyu ve yanlışı gözetmeksizin -ki doğrunun çağlar boyu insanlarca güncellenmiş hallerinin de ortaya çıktığını unutmamak gerek- inanmak istediğini seçti. Bu inandıkları bazen kendini falcı diye tanıtan insanların söylediği bazen de kulaktan kulağa duydukları oldu. Gelecek hakkında malumat almak insanın hoşuna gitti ve bu- deyimimce gelecekten fragman furyası- popülerleşti. Fal vb. olgulardan aldıkları bilgileri hayatlarına uyarladılar. En ufak olağan bir durumu fala ve falcının kerametine yorarak seçimlerini değiştirdiler. Sırf falcının verdiği kehanetin sonu güzel diye kehanete seçimleri ile ayak uydurdular. İnsanlar kendi kehanetlerini hiç tanımadıkları insanların eline bırakıp seçimlerini bir nevi parayla sattılar.

İşte insan ırkı, inanmaya muhtaç olduğu hakikati ararken yine kendi ırkı sayesinde yolunu kaybetti. Aynı cahil atalarından öğrendiği gibi düşünceyi bir kenara itti. Ataları faydası olana, torunları ise kendi kehanetlerine inandılar.