Görünmek ya da Görünmemek İŞTE BÜTÜN MESELE BU!

Görünmek ya da Görünmemek İŞTE BÜTÜN MESELE BU!

Köy ile kent arasındaki fark nedir? Neden kentte doğanlar olarak biz, köyümüze gittiğimizde yabancılık hissederken anne ve babalarımız hemen kaynaşırlar? Neden köydeki değer yargıları ve kurallar bizi sıkar veya anlamsız gelir? Bunun en temel sebebi ‘’kentlilik’’ kavramının bir anlamda köy ile zıt olmasıdır. Çünkü köy limitli sayıda insanın belirli işlerle uğraştığı sınırları ve çevresi belli bir yerdir ancak şehirde insan ilişkileri karmaşıktır ve daha da önemlisi hem kentin kendisi hem de kentliler anonimlik üzerine var olurlar. Yani köydeki bir aile her zaman ötekilerce bilinir ancak kentte komşunuzu tanımayabilir ya da arkadaşınız ile çıktığınız yemekte içecekleri getiren kişinin kim olduğunu merak etmeyebilirsiniz. Anonimlik bize hem özgürlük hem de kaygı yüklediği için kent hem özgür ve bireyselci hem de korku dolu ve yalnızdır. Konuyu biraz açalım!

Kentteki birey en temelinde kendisinden sorumludur ve hem devlet hem de öteki bireyler ancak bireyin özel alanını açtığı kadarıyla ona müdahale edebilir. Yani siz istediğinizi giyebilir ya da oturmadığınız bir semtte devlet aleyhinde bir şey söyleyebilirsiniz çünkü sizin tanınmamanız sizi daha ilk aşamadan özgür ve bağımsız kılar. Lakin bu bağımsızlık sosyal ve ekonomik yüklerin de olası siyasi sorumlulukların da tek başına sırtlanması anlamına gelir. Ne kadar anonimleşirseniz benliğinizin önemi topluluklar içinde o kadar azalır ve görünmez olur. Köy bu anlamda anonimliğin olmadığı yerdir çünkü köyde insanlar da kaynaklar da sınırlıdır ve bunların kullanımı üzerinde topluca inisiyatif alma zorunluluğu bilişsel özelliklerimiz ile sabitlenmiştir. Bir bağlamda köylülük komün olarak yaşamanın en az bağlayıcı halidir çünkü komün hayatın mülkiyet paylaşımı hariç bireyler neredeyse tamamen birbirleri ile çekişir ve dayanışma yaparlar. Bu önemlidir, çünkü köydeki ‘’anonim olamamak’’ hem köy içindeki kutuplaşmalarına hem de köyün dışarıdakine karşı olan duruşunu net bir şekilde koymasını ona en başta zorunlu kılar. Örneğin; Cumhuriyet romanlarındaki jandarma veya vali karakterleri kentin temsilcisi olması sıfatıyla köylünün düşmanı gibi yansıtılırken, köyün ağası ve yandaşları ile köylüler arasındaki kısmi çekişmeye de aynı romanın ilerleyen sayfalarında değinilebilir (Sabahattin Ali – Kağnı romanına bakılabilir). Köylüler dışarıya kapalıdır çünkü dışarıdan gelen ‘’öteki’’ bünyesinde bilinmezliği ve daha da önemlisi anonimliğin ihtimalini taşır çünkü bir işi o köyün normlarının dışına çıkmak pahasına bile yapabilir ve bunu büyük ihtimalle emrettiği için ismini vermeyecek şekilde istediği sertlikte sürdürebilir. Halbuki aynı köydeki bir ağa kendi köylüsünü keyfince süremez ya da öldüremez ancak onu köy bağlamında küçük düşürebilir. Şehirde ise eylemler hem devlet hem de bireyler arası bazda bu kadar aleni yapılamaz ve eylemler ‘’donuk’’ ahlaki normlara giremez. Zira şehir bir katmanlı karınca yuvası gibi farklı güç dengelerini ve kurallarını bünyesinde aynı anda taşıyan ve içerisindekileri de buna göre şekillendirebilen bir parçalı organizma gibi çalışır. Kent hayatı genel cinsiyet normlarına veya ekonomik farklılıklara köy kadar vurdumduymaz değildir lakin köyde yapılamayan anonimlik ve yalancılık da ancak burada mümkündür. Yani siz bir mahallenin fakiri olarak kiraladığınız bir araba ve takım elbise ile lüks bir semtin gözde isimlerinden biri haline gelebilirsiniz, en azından bir akşam için. Belki bu Pierre Bourdieu’nun ‘’habitus’’ kavramı* itibarıyla bu kadar kolay olmayacaktır ancak en azından mümkün olacaktır. Tabii burada bir ekleme yapalım; bu şehrin sadece düzenbazlığa ve yalancılığa çanak tuttuğu anlamına gelmez, aksine bu anonimliğin birçok noktada bireyleri özgürleştirdiği anlamına gelir. Kendi sosyal çevresinde görünmez veya önemsiz olan biri bir köyde asla bunu kıramaz çünkü yalan söyleyebilecek kimse yoktur ve güç dengeleri herkesin kronikleştiğine kani olduğu duruma göre kurulmuştur halbuki kentteki biri kendini ve özelliklerini değer göreceği yerlerde biraz yalanla biraz da anonimlikle parlatabilir. Ayrıca kendi benliğiyle (geçmişi ve bugünü ile) sınanmayan kişi benliğini de fikirlerini de çok daha rahat bir şekilde ifade edebilir ancak muhatapları tarafından tepki toplar. Bunun biraz da karikatür olmak üzere popüler kültürdeki en bariz örneği ‘’Güneşi Gördüm’’ filmindeki eşcinsel karakterdir çünkü oturduğu semti bırakarak cinsiyetini dahi değiştirebilecek bir anonimlik seviyesine ulaşmıştır. Köy ve kent bu bağlamda şu sorunu da beraberinde getirir: Düzenlilik içinde sınıfsallık mı, kaos içinde özgürlük mü? Çünkü bahsettiğim anonimlik ve yalan bizi kent hayatında doğuştan sahip olduğumuz özelliklere kadar değiştirecek derecede özgür ama herkese karşı da sürekli teyakkuzda olacak kadar kaygılı tutarken, köy bize stabil hayatı ve kuralları tatbik eder, aslında toplumsal rolleri ve güç dengelerini de hazır bir şekilde sunar ve bizi sisteme çiviler! Bir ek yapmak gerekir ki o da köyden kente gidip sonra da köye geri dönenler, yani yazının başındaki ‘’bizler’’ diye ifade ettiğim gruptur. Bu kişiler özeldir çünkü köyün kurallarını ve kalıplarını benimsemiş olarak kente gidenler anonimlik ve yalancılığı kendi bünyelerine ancak çarpık bir şekilde adapte edebilirler. Bu onların ve bizlerin suçu değildir çünkü habitusumuzun bize geldiğimiz yerin güzellik, ahlak ve bilgi normlarını verirken onların milyonlarca kişinin süzgecinden geçeceğini varsaymadan var olur ve aktarılır. Yani habitusunuz üzerinden aldığınız ahlaki normlar köyde kalmak ve oranın kendi ekonomik, sosyal ve toplumsal kurallarını sürdürmek üzere var olmuşlardır, şehir için değillerdir. Sanıyorum bu yanıt baştaki soruları da yekten cevaplar.

Bu anlamda diyebiliriz ki köy ile kenti ayıran temel ayna anonimlik ve yalan söyleyebilme aynasıdır. Bu ayna eylemleri ve failleri gizleyerek onları başkalarına karşı özgür ancak aynı zamanda da kırılgan yapar. Köy ise bu aynadan yoksun olarak açıklık, düzenlilik ve stabil olma üzerine bir sistem inşa etmiştir ve bu sistem ortaklaşmayı ve ortaklar arası rekabeti içerdiği için bireyi öldürürken topluluğu koruması açısından hem güvenli hem de kısıtlayıcıdır.

* Habitus Bourdieu’nün parlattığı üzere kişilerin algılarını ve değer yargılarını etkilediklerini varsaydığı bir algısal ön kabulün adıdır. Habitus kişilerin daha sosyal bağlama veya entelektüel sürece girmeden fikirlerinin etkilenmesi ve ortama göre şekillenmesi halidir. Habitus bir ortam değil algı ve düşünce şemasıdır.

İlgili Yazılar