Doyumsuzluğa Alışanlar

Doyumsuzluğa Alışanlar

İnsana bahşedilmiş en hakiki duygulardan biri, şaşırma duygusudur. Peki insan şaşırma duygusunu kaybedebilir mi?  Daha kapsamlı düşünürsem insan herhangi bir duygusunu kaybedilebilir mi? Aslında şaşırmak denen şey, kendimiz için belirlediğimiz sınırlar dışındaki her duruma verdiğimiz tepkidir. Burada düşünmemiz gereken ise sınırlarımızın nasıl değişeceğidir. Peki insanın sınırları nasıl değişir?  İnsanın sınırları değişebilir mi? Bu düşüncelere tam manasıyla cevap olamasa da Ahmet Ümit’in “Aşkımız Eski Bir Roman” adlı eseri bir yol haritası çizmem ve iki kavram üzerine yoğunlaşmam konusunda bana yardımcı oldu. Kitabın maktul karakteri Edip Bey’in cinsel hayatının bazı noktalarına değinilen romanda, Komiser Zeynep’in olayları dinlediği sırada sergilediği vurdumduymaz tavırları okurken insanın şaşırma yetisini nasıl kaybedebileceği hakkında bazı sonuçlara ulaştım. Bana göre, insanın bir duygusunu kaybedebilmesi için belli bir süreç gereklidir. Bu sürecin “doyumsuzluk” ve “alışma” olmak üzere iki farklı şekilde oluştuğu kanısına vardım. Doyumsuzluk süreci, insanın kendi elleriyle idare ettiği ve kendi kendini kaçınılmaz bir sona sürüklediği süreçtir. Alışma süreci, yani diğer bir deyişle körelme süreci, ise maruz kaldığı durumlar, olaylar ve hikâyeler sonucunda kişinin sınırlarının bir sonraki seviyeye taşınması sürecidir.

Kitabı okurken kendim hakkında düşünmeye başladım. Henüz iki -belki de bir- yıl önce bu kitapta anlatılan olayların bana mide bulandırıcı geleceğini ve muhtemelen kitabı yarıda bırakacağımı fark ettim. Peki, bendeki iki yıllık değişimin sebebi neydi? İğrenme duygumu mu yitirmiştim? O an anladım ki ben karakterimdeki değişmeyi, körelme evresini tamamlamama ve bunun sonucu olarak bu gibi olayların bana doğru gelmese de artık normalleşmeye başlamasına borçluydum. Bunu kitaptaki kadın komiser Zeynep’in “Rahat olun Zihni Bey, anlatacaklarınızdan çok daha beterlerini duymuşumdur, çok daha rezillerini görmüşümdür. Siz beni dert etmeyin.” (Ümit, 68) şeklindeki cümleleri sonucunda fark ettim. Komisere normal gelmeye başlayan bu ve bunun gibi olayların bana iğrenç ve mide bulandırıcı gelebiliyor oluşunun sebebi, bu gibi olaylara alışık olmamam ve bu konuda komiserin benden daha fazla tecrübesinin olması olduğunu fark ettim. Yani, komiserin bu konulara karşı toleransının benden daha fazla oluşunun yegâne sebebi bu gibi hikâyelerle çok fazla kez karşılaşmasıdır. Alışmak, insanın karakterindeki değişime sebep olan durumlardan biridir.

Bir duygumu yitirmemin sebebinin alışmak olduğuna kendimi inandırmıştım ki bunun tek sebebinin bu olmadığını anladım. Doyumsuzluk sürecini fark etmeme yine bu kitap vesile olmuştu. Kitapta geçen, Edip Bey’in cinsel hayatı ile ilgili “Bunların hepsi doğru, hepsini yaptırdı, daha fazlasını da yaptırırdı. Çünkü o anda, o romandaki kahramanlardan birine dönüşmüştü.” (Ümit, 79) cümleleri bana, Edip Bey’in cinsellik konusunda sınırlarının olmadığından doyum noktasını aştığını fark etmeyip doyumsuzluk sürecine girdiğini anlatıyor. Her defasında daha fazlasını istemesi, onu artık her insanın haz duyacağı normal ilişkilerden zevk alamayacak raddeye getirmişti. Edip’in cinsel arzularının her geçen gün daha iğrenç haller alması ve her defasında daha fazlasını isteyişi hakkında okuduklarım bana, doyumsuzluk sürecindeki Edip’in, kendine olan saygısını yitirdiği için rastgele cinsel birliktelikler yaşadığını gösterdi. İnsan, duracağı noktayı bilmediği her konuda doyumsuz bir hal almaya mahkumdur. Doyum aşamasını atlayıp doyumsuzluk evresine geçen bir insan, herhangi bir konuda haz alabilmek için normal olan şeyler yerine normal olmayanları denemek gibi yanılgılara düşer. Doyumsuzluk, bizlere yeni sınırlar biçen, fıtratımızı bozan ve bizleri biz olmaktan alıkoyan bir diğer bozulma sebebidir.

Kitap bittiğinde aklıma ilkokulda taktığım diş tellerim geldi. Her geçen gün dişlerimi daha da güzel ve düzenli bir görünüme kavuşturan tellerim de bu bozulmalar gibiydi. Damaklarım ne olduğunu dahi anlamamışken yavaş yavaş dişlerimin hizasını değiştiriyor, kimini ileri alırken kimini de geri alıyordu. Alışmak ve doyumsuzluk süreçleri de diş telleri gibiydi. Aralarındaki tek fark, birinde diş telini kendi isteğimizle takarken diğerinde çevremizdekilerin isteğiyle takıyorduk. Dişlerimizi oldukları noktadan olmaları gereken noktaya getirmek için vurulan yeterli güçteki bir darbe, onu olması gereken yere getirmekten ziyade kırılmasına ya da zarar görüp tamamen düşmesine sebep olacaktı. Fakat süreç içerisinde ufak ittirmelerle ilerleyen bir diş, hiçbir zaman buna benzer zararlar görmeyecekti. Bu duruma benzer şekilde, Edip ve Zeynep’in karakterlerine aldıkları her bir darbe, sınırlarından vazgeçmelerine ve kitaptaki son hallerini almalarına sebep olmuştu. Sonuç olarak benim çıkarımım, karakterimizden verdiğimiz ufak ödünlerin bizi geri dönülemez yollara sürüklediğidir.

Kaynakça: Ümit, Ahmet. “Aşkımız Eski Bir Roman”. İstanbul: Yapı Kredi Yayınları, Eylül 2019

İlgili Yazılar