Bir Popülizm Hayaleti Dolaşıyor

Bir Popülizm Hayaleti Dolaşıyor

Önünüze herhangi bir dünya haritasını açın ardından demokrasi, cumhuriyet ve halk cumhuriyeti ibarelerine bakın, göreceksiniz ki ilk iki kelime istatistiksel olarak haritayı domine edecek şekilde farklı coğrafyalarda kendini gösterecektir. Bu çıkarım sizi iki açıdan yanıltabilir. İlk olarak bu çıkarım sizi; bütün cumhuriyet, demokrasi ve halk cumhuriyeti ibarelerinin gerçek demokrasi olduğu gibi bir yanılgıya götürebilir ki bu da algınızı ilk aşamadan zehirleyecektir. İkinci olarak ise demokrasi rejiminin çok uzun bir süredir hâkim olduğu ve benimsendiği olacaktır. Bu noktaları ifade ediyorum çünkü ikisi de yazının başlığı yani popülizm ile doğrudan alakalı. Öncelikle popülizmin tanımını verelim: Popülizm; demokrasiler içindeki seçim sistemlerinin, siyasi figür veya figürler tarafından “halkçı” bir söylem ile manipüle edilmesi ve halkın kutuplaştırılması sonrasında demokratik kurumların yavaş yavaş işlevsizleştirilmesini öngören bir rejim/ideolojidir. Yukarıda değindiğimiz noktaları kısaca açarak popülizm kavramını açıklamak isterim.

Dünya neredeyse son yüz senedir çeşitli rejimlerin yükselişlerini ve çöküşlerini gördü, ancak önceki asırlarla kıyaslandığında dünya; entegrasyonun ve iletişim kaynaklarının rejim kıyaslaması ve tartışmalarına bu kadar zemin hazırladığını görmedi. Halkları hem kendi sistemlerine hem de başka ülkelerdeki insanlara entegre eden sistemler; neredeyse bütün rejimleri içeriden değiştirdi ancak 1991 yılı itibarıyla bunun en büyük örneğini gördük: Çift kutuplu dünyadaki SSCB devrildi. Böylesine büyük bir aktörün dağılması önemli ama konumuzla daha alakalı olan kısmı 90’lardaki öngörülerdir. Zira sosyologlardan siyaset bilimcilerine kadar büyük bir entelektüel grup, bundan sonra demokratikleşmenin zirve yapacağını ve eski Sovyet ülkeleri başta olmak üzere birçok ülkede liberal kültür ve dinamiklerin hâkim olacağını öngörmüşlerdi. Bu öngörüler, dediğimiz gibi, sayısal olarak doğru çıktı ama öngöremedikleri şey; demokrasinin bozulmuş hallerinin kendilerini demokrasi maskesi arkasına gizleyebilecekleri ihtimaliydi. Çünkü demokrasi, hem vatandaşları hem yönetenleri hem de kurumları ile bir kültür ve dinamikler manzumesidir. Adam Przeworski ve Joseph Schumpeter’in minimalist yaklaşımına göre, demokrasiler en temel haliyle seçimler varsa vardır çünkü seçim; tarafları sürece dahil eder ve şiddet ihtimalini azaltır ayrıca kazananları, seçmenler gözünde meşru kılar: Tabi eğer seçimler adilce ve eşit bir şekilde yapılıyorsa. Robert Dahl ve Larry Diamond’a göre ise demokrasiler; seçimlerin yanında temel hak ve özgürlüklerin, toplumun her kesimi için eşit bir şekilde kurumlar ile korunduğu sistemlerdir. Bu anlamda demokrasiler en kötü hâlükârda seçim; en iyi hâlükârda ise hak ve özgürlükleri kurumsallaşmış bir şekilde ister ki bu da yukarıda bahsettiğim “kültür ve dinamikler manzumesi”ne denktir. Yeni demokratikleşmiş veya daha da demokratikleşmeye zorlanmış (Örneğin yarı otoriter rejimler) bazı ülkelerde, bahsettiğimiz dinamikler en başından beri eksik olduğu için bu örnekleri, kendilerini demokrasi maskesi arkasına gizlemiş popülist rejimler kategorisine alıyoruz. Eklemek gerekir ki bu kültüre sahip dediğimiz ülkelerde bile popülizmin gözükmesi, hatta iktidara gelmesi, demokrasinin geleceği adına bizi düşündürmeli: Mesela Trumpizm. Bu anlamda popülizm; kendisini demokrasiye en güzel yedirmiş sistemdir, çünkü demokrasinin bütün söylemlerini ve aparatlarını kendini güçlendirmek ve demokrasiyi güçsüzleştirmek adına pervasızca kullanır.

Şimdi sizi 2000’lerin başındaki Arjantin’e götüreyim. Ekonomik kriz ülkenin belini bükmüş durumda ve neoliberal ekonomik kararlara duyulan muazzam bir öfke var, işsizlik %15 civarında ve halk sokaklarda. Böyle bir atmosferde duyacağınız bazı cümleler şunlar olacaktı muhtemelen: “Bunlar ile bu iş bir yere gitmez! Geleceğimden ve işimden emin değilim, biz ekonomik problemler içinde kıvranırken siyasetçiler sadece boş vaatler veriyor.” Bunlar ekonomisi kötü giden pek çok ülkenin vatandaşları tarafından söylenen şeylerdir zaten ama, burada önemini vurgulamak istediğim nokta halkın mantıktan ziyade öfke ile değerlendirme yapıyor olması; zira bütün ifadeler öfkeye, umutsuzluğa ya da kaygıya dayanıyor. Böyle bir ortamda Nestor Kirchner isimli bir siyasetçi, Arjantin 2003 seçimlerine giderken halkın; IMF ve neoliberalizm politikaları altında ezilerek haksız yere süründüğünü ve Peronist bir söylemle kendinden önceki “elitlerin” sistemi düze çıkaramayacağını iddia ederek kendini “gerçek halkın sesi” olarak deklare etti ve başarılı oldu. Başarılı olmasının sebebi harika bir popülist olmasıydı, zira kendini halkın sesi olarak deklare ederken aslında kurumları ve içindeki siyasi elitleri (bürokratlar, milletvekilleri vb.) “öteki kampına” koymayı arzulamıştı ve bu amacında başarılı da oldu. Daha önemlisi Arjantin demokrasinin kurumlarındaki yatay hesap verilebilirliği (horizontal accountability) zedeledi çünkü Kirschner; kendi popülerliğini arttırmak adına yürütme makamını, öbür kollara karşı bir silah gibi kullandı. Son olarak Kirschner; bölünen halk kitleleri üzerinde öfke ve kaygı gibi duyguları kullanmak, sonrasında bu duyguları kronikleştirmek açısından harika bir araç olan medyayı da sürekli olarak kendi lehine işleyecek şekilde çalıştırmasıyla, sosyal dinamiklerin yanında haber alma ve yapma kaynaklarının da altında dinamit koymuştur. Örnek olarak; halka yapılan sosyal yardımlar veya IMF politikalarına karşı sunulan “sol popülist” gelir vergileri ve medya üzerine yaptığı açıklamalar, kendisinin popülist söylemini derinleştirmek ve meşrulaştırmak için kullandığı “harika vitrin ürünleri” olarak gösterilebilir. Literatüre popülizmin güzel bir örneğini sunduğu için teşekkür etmemiz (!) gereken Kirschner, Arjantin gibi büyük bir ekonomiyi çağın ruhuna aykırı bir şekilde, çok daha koruyucu bir ekonomi haline getirerek ve halkçı programların hacmini arttırarak kendinden sonra gelenlere ışık tutmuş olacak ki hem çağdaşları hem de ardılları aynı politikaları tekrar ediyor. Burada şunu da ifade etmek gerekir ki; popülist söylemin mevcut ve geçmiş üzerine eleştirilerinde haklılık vardır ancak uygulanış şekli yanlıştır. Zaten demokrasi; sistemdeki hatalar gerçekten tıkanma noktasına geldiğinde, rejimi değiştirmeden veya kan dökmeden alternatif ideolojilere yönelme şansı sunduğu için kıymetli bir rejimdir. Popülizmin bu söylemi sömürerek olası bir anti-demokratikleştirmeye götürmesi ihtimalini göz ardı etmemek gerekir.

Arjantin örneği ile pratik kısmını kısaca özetlediğim popülizm aslında en çok da kazanılmış hakları, demokrasi kültürünü ve sosyal yapıyı bozduğu için tehlikelidir. Çünkü halkın asıl temsilcisi olduğunu iddia ederken hem kendi “elitlerini” imha eder hem de kendi seçmen grubundan olmayanları “öteki” kampına iterek kutuplaşmayı artırır; bunu yaparken bütün siyaseti ve siyasi söylemini laubalileştirerek ve hatta “bypass” ederek hem kurumları hem de sistemin eski düzenini bozmuş olur. Bozulan düzeni tamir etmek veya popülizm tecrübesi üzerine sağlam bir demokrasi kurmak maalesef çok zordur. Bu bağlamda; demokrat olarak tanımlanan kişilere ve devlet görevlilerine düşen görev, sulh yoluyla ve haklara saygı göstererek demokrasinin nimetlerini kullanmak ve bu tarz manipülasyonları yapacak kişilere alternatif olmaktır.

İlgili Yazılar