Resim Üzerine

İnsanoğlu, var olduğu andan itibaren kendini ifade edebilmenin yollarını aradı ve genelde de bu arayışını başarı ile sonuçlandırdı. Konuşarak, dinleyerek, yazarak, çizerek ve daha birçok yolla ölümsüz olabilmeyi başardı.
İlk insan geldi dünyaya ve baktı etrafına. Yazı yok, kağıt yok, boya yok, fırça yok… Bir mağaraya ve uçsuz bucaksız hayal gücüne sahip bir insan, neler çıkarabilir ortaya? İhtiyaçlarını karşıladı insan aslında çünkü yemek ve içmek değildi tek ihtiyacı. Sanata ihtiyacı olan insan, duvarlarla karşılamaya başladı bu ihtiyacını da. Sabah avlanmak için kullandığı ellerini, akşam avladığı hayvanı resmetmek için kullandı. Yaşadığı mağaranın duvarlarına gördüklerini, yaşadıklarını resmetmeye başladı. İnsanoğlunun ölümsüzlük çalışmaları o zamanlardan başladı!
Zamanla sevgiyi, aşkı, nefreti, dini, tapınmayı, savaşmayı ve öldürmeyi öğrendi insan. Boyalar, tuvaller, fırçalar birer araç; zihni ise yönlendiricisi oldu. Ne düşündüyse, ne hissettiyse, ne öğrendiyse onu resmetmeye başladı. Ünlü sanat tarihçisi Ernest Gombrick; “Ya bildiğiniz şeyi çizersiniz ya da gerçekten görüp, hissettiğiniz şeyi!” der. Çizmeye yeltenen, ortaya bir resim koyan kişi; kendini çizer bu yüzden. Dünyaya hangi pencereden bakıyorsa, o pencerenin manzarasını resmeder.
Yıllar geçer insanlar doğar, büyür ve ölür fakat resim bir ihtiyaç olmayı her zaman sürdürür. Tablolar, yemeklerin bedeni beslediği gibi ruhu besler. Bir tabloya bakmak bazen bir kişiyi bazen de bir toplumu etkiler. Bir tablo sayesinde yeniden keşfedebilir insan dünyayı ve yeniden yaşayabilir onca savaşı. Hissedebilir bir kurşunu gövdesinde Picasso’nun Guarnica’sına bakan biri. Savaştan bıkıp aşka sığınabilir insan, Gustav Klimt’in Öpücük adlı tablosu ilk öpücüğü olabilir hatta. Resimle ait hissedebilir birisi kendini yaşama.
Sanatın evrensel kriterleri yoktur. “Resim bu boyalar ile yapılırsa etkiler seni, şu tuvale resmedilirse beğenir tüm insanlık bu eseri!” denilemez hiçbir zaman. Her resim bir amaç doğrultusunda dünyaya gelir ve dünyaya gelen her eser evrensel olmaya eşit mesafededir.
İnsan nasıl ki ölür, bir tablo da ölebilir tıpkı bir canlı gibi. Bakış açısıyla belirlenir bir tablonun ömrü, insan nasıl bakıyorsa öyle yaşatır o tabloyu. Bazen kendinizi bulursunuz bir resimde, bazen görmediğiniz sevgiyi, bazen çocukluk anılarınızı… Yüklediğiniz anlam kadardır her şey. Kimi zaman bir resme tapar koca bir medeniyet, kimi zaman tehdit olarak görülür bir tablo. En kötüsü ücra bir köşede çürümeye bırakılan sanattır. İyi ya da kötü bir anlam yüklenmelidir her resme ve hiçbiri görmezden gelinmeyi hak etmez çünkü.
Biri çok sever resmi birisi nefretini anlatacak kelimeler bulumaz. Nasıl olur böyle bir durum? Nasıl olur da aynı şey farklı dünyaları temsil eder? Cevabı basit; resim aynı resim, farklı olansa insanlar. Dönemler farklı, medeniyetler farklı, kültürler farklı, hayatlar ve düşünceler farklı. Bu nedenledir ki yaşamı boyunca açlık ve yoksulluk içinde olan Van Gogh, ölümünden sonra tablolarını milyon dolarlara satar ama bir kuruşunu göremez. Modern sanatın kurucusu Van Gogh, şöhretin bu kadar geç ve bu kadar acılı geleceğini nereden bilebilir?
Böylesine olaylar sanat var olduğu sürece gösterecektir kendini. Zaten sanat hayatın acımasızlığını çekilebilir hale getirdiği için sanattır ve her tablo derin bir anlam barındırır. Resim üzerine çok şey söylenir daha ama binlerce kelimenin yerini tek bir rengin tuttuğunu hiçbir zaman unutmamalı insan.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir