Sevil Abla

Merhaba Şefik Abi, ben Sevil Abla. Yazıyorum ben hala sana. Belki bilmiyorsundur ama artık öğrendin. Biliyorum ben, merakına yenildiğin için okuyorsun sen bu dergiyi. Ya da hala hissediyorsundur bana bir şeyler. Ama kendine bile itiraf edemiyorsundur.

Şimdi Şefik Abi, aslında benim sana anlatmak istediğim çok şey var. Biriktirdim, sanki sana bir gün anlatabilecekmiş gibi. Hoş ben sana anlatmasam, tek kelime kullanmasam bile sen benim bakışlarımdan tavırlarımdan hareketlerimden anlarsın, eğer buluşursak bilirim. Biliriz biz birbirimizi. Benim hareketlerimi tavırlarımı görmesen, seni görünce ağlayacağım için tüm bu anlatma çabama gerek kalmayacak zaten.

Zamanında Şefik Abi’yi sen bulmuşsun. Biz daha “biz” olmamışken. Benim daha varlığımdan bile haberin yokken. Sonra Sevil Abla’yı da sen buldun. Hayali karakterlerimiz oldu onlar bizim. Yaşamak istediklerimizi onlar yaşadı bazen. Söyleyemediklerimizi içimizde kalanları anlattık onlara. Bazen ağlayarak bazen mutlu olarak yazdık ama bildiğimiz emin olduğumuz duygularla aldık o kalemleri biz ellerimize. Hedeflerimiz vardı “biz” yapamadık belki ama Sevil Abla ve Şefik Abi yaptı. Hem de hayallerimizin ötesinde hayallerimizi gerçekleştirdi.

Tesadüftür ki benim çoğu bilinmeyen gizli kalmış yanlarımı da sen keşfettin Şefik Abi. Sol gözümün iç kısmında bir ben varmış. Ben bunu 21 yaşında senden öğrendim ki ben o yüze 21 senedir aynada bakıyorum; hadi ilk 3 yaşı es geçelim, çocuktum tamam. Bir şeyi abartmaya gerek yok. Sonra sen fark ettin benim mayalı içkilere hassasiyetim varmış, yani en azından biraya. Başka mayalı içki ne var bilmiyorum.

Ben içme departmanındayım o olayın, bilgi departmanında değil. Filtresiz bira bende migren yapıyormuş meğerse. O yüzden en son seninle içmiştim o, sonunda ‘biz’ olduğumuz gece kırmızı Tuborg’u. Sarmaşıklar gibi sarılmıştık ya hani.

Hıçkırığım tutunca diyaframdan nefes almam gerektiğini sen öğretmiştin mesela. Evet hıçkırığım tuttuğu için aklıma geldi.

Yazma isteğimi ve senin bana gelmeyen yanlarından dolayı yazdıklarımı paylaşma isteğimi de ben senin sayende keşfettim. Belki hatırlayamadığım bir dolu keşif vardır. İllaki. Ee! Zaman girdi araya tabi doğal. Ben bu yanımı senin sayende fark etmeseydim, bu dergiye şu an yazı göndermezdim eyy Şefik Abi… Sağ ol.

Konularım aşk üzerine olmayacak en azından her zaman. Ara ara bu yüzyıllardır bitmeyen ve bitmeyecek konuya bir kere daha ben değinirim fakat seninle her

zamanki gibi birçok konudan konuşup fikir alacağım. Yardım edersen sevinirim. Ben hala bazı konularda kafa karışıklığı yaşıyorum. Aşamıyorum. İtiraf edeyim, ki bu çoğu zaman yaptığım bir şeydir. Tutar tutar sonra patlarım. Arada da olsa bir desteğine ihtiyacım olmuyor değil.

Bazen, ‘’Acaba Şefik Abi olsa ne derdi de beni sakinleştirirdi, ne yapardı da ben gülerdim?’’ diye düşünmüyor değilim. Merak işte insanın başına baya büyük bela. Yok, ne yaparsan yap atılmıyor o duygu. Anca boş boş merak ediyorum. Kafamda senaryolar oluşturuyorum. Yetmiyor işi abartıp inanıyorum bir de. Döngü sürüyor öyle bayadır. Sonra bir müzik duyuyor, bir şey görüyor, o kötü döngüye geri dönüyorum.

Kötü döngüden kastım, hayallerim olmadan sıradan yaşamaya çalıştığım standart bir hayat işte.

Herkes gibi aslında ama fazla hisli, duygulu biraz buruk…

Bu döngüye bir ad bulayım ben. Döngü kelimesi sıradan oldu. ‘’Sincap’’ nasıl? Güzel ben beğendim. Bu döngünün adı sincap olsun. Nedeni Şefik Abi’yle Sevil Abla’nın arasında sayın okuyanlar! (kesinlikle bunu yazdıktan sonra içimden ‘’Acaba tekrardan Kaybedenler Kulübü mü izlesem?’’ demedim.) Neyse, kusurumuza bakmayacaksınız artık. Bunu okurken Sevil abla ve Şefik abinin yüzündeki o ‘’eskiye özlem’’ ve biraz ‘’ahh be’’ gülümsemesini görür gibiyim.

Bu arada o kadar rahatsız bir sandalyede oturuyorum ki şu an, aklımdakilerin uçup gitmesinden korktuğum için kalkıp sandalye değiştiremiyorum. Ne anlatma isteğiymiş, nasıl bir tutkuymuş bilemedim. Gerisini siz düşünün, ki Sevil Abla hafiften keyfine de düşkündür hani! Sever rahatı rahatta olmayı. Siz şimdi diyeceksiniz ki, kim sevmez? Haklı bir düşünce ama Sevil Abla bazen bencillik derecesinde seviyor rahatlığı, her anlamda yani. Kendi o bazı anlarda rahat olsun da dünya umurunda olmaz.

“Aşk dünyanın en iyi mazeretiydi.” demiş Ahmet Ümit. Açalım biraz bu konuyu. Ne yaptık bu mazereti kullanıp şu ana kadar? Öpüştünüz, seviştiniz, sarıldınız, söylediniz. Peki beyninizin içinde alkolle birlikte büyüyen o dopamin hormonunun etkisiyle yazıp aradınız mı ayrıldığınız ya da hiç birleşemediğiniz sevdiğinizi, sevgiceğinizi? Yanlış yazmadım evet ‘’sevgiceğinizi’’. Ben yaptım, defalarca. Hiç de utanıp sıkılmadım yapmaktan. Öldürmüyorum, süründürmüyorum, üzmüyorum. Sevdiğim için arıyorum ya da yazıyorum. Nesinden utanıp sıkılayım bunun. Ne güzel iyi ki yapmışım. Birisine, onun benim için değerli olduğunu hissettirmişim işte. Öpün başınıza koyun. Var mı bu zamanda korkmadan arayıp yazan böyle? Gereksiz bir özgüvene girmeden söylüyorum bunu. Kendimi küçük düşürmeden yaptım, seviyeli.

Yazmak aramak sevdiğini haykırmak dışında Sevil Abla’nın aşk konusunu mazeret olarak kullandığı bir yer daha var, yazmak; alabildiğince… Mesaj atmak değil yani! Şefik Abi’ye yazmak istediklerini, anlatıp fikrini almak istediği konuları başladı yazmaya Sevil Abla’nız. Mazeretim çok sevmek Hakim Bey.

Geçenlerde bir yazı okudum sosyal medyada. Yunan mitolojisine göre insanlar dört kol, dört bacak, iki yüz ve bir kafa olarak yaratılmışlar ancak göklerin hakimi, şimşeklerin efendisi Zeus, insanların var olan güçlerinden korkarak onları ikiye ayırmış. Hayatları boyunca insanları diğer yarılarını aramaya mahkum etmiş ve insanlar diğer yarılarını bulduklarında “ruh eşini” bulacaklarmış. Bulanlar için “sincabın” içindeki mucizeyi, bulamayanlar için ise zulmü yaratmış Tanrı Zeus.

Ne büyük lütuftur, ruh eşini bulmuş olmak; ne büyük rahatlıktır, huzurdur…

Güvenebileceğin, hayatın boyunca yanında olacağını bildiğin en yakın arkadaşını

artık bulmuşsundur. Koşulsuz yargılanmayacağını bilmeden anlatır durursun kendini. Bıkmadan dinler seni karşındaki. Sonra kısır döngü ölene kadar devam eder demeyeceğim çünkü ruh eşini bulduktan sonra onu kaybetsen bile anlatmayı

bırakmazsın, bırakamazsın. Zaten bir daha seni o derece anlayacak bir insanı bulamayacağını bilirsin. Belki de bulmak dahi istemezsin!

Sahi, siz kendi sincabınızın içinde buldunuz mu o ruh eşinizi?

Görüşürüz.