Kişiliklerimiz ve Kendimiz

İçimizdeki kişiliği nasıl yansıtmak isteriz her birimiz? Ya da kişilikleri mi?

Bir yanımızda hissettiğimiz o iyimser, kararlı benliğimiz, öteki yanımızda hissettiğimiz o kötümser benliğimiz ile karşı karşıya gelir. İkisiyle de yaşamak zorundayız. Bazen iyi, bazen daha az iyi. Kalbimiz ve aklımız arasında kalmak gibi. Bazen hislere bürünmek, bazense mantığımızla iş birliği yapmak gibi.

Hayatlarımızda yaşadığımız her şeye aynı düşünceler ile yaklaşamayız. Bazen bir şeyler eksik kalır. Yanlış gider. Bazen en iyisi kalbimizi dinlemektir deriz. Bazen de kalp susar, akıl konuşur bizlerle.

Hepimizin içindeki bu iki kişilik, çoğu zaman bizi delirecek hâle getirir. Tıkanıp kaldığımızda, hiçbir şey yapamadığımızda, ikisi de kaybolur bir anda. Ne olduğunu anlayamadan kendimizi başka bir çıkmazın içinde buluruz. Bu çıkmaz ise kalbimiz ve aklımızın bizi terk edişidir.

Kalbimiz, aklımız her zaman doğru olanı yapmayabilir. Kalp yanlış olana atabilir, akıl yanlış olanı seçebilir. Kötü tarafımız bazen iyi tarafımızdan daha değerli gelebilir.

İyi olan tarafımız ile düşünüp yaptığımız şeyler hep en iyisi mi oldu peki? Yoksa kötü dediğimiz taraf ile de yaptığımız şeyler değer kazandı mı hayatlarımızda?

Herkesin kendine ait bir cevabı vardır. İçimizdeki kişilikleri en iyi kendimiz tanırız. En iyi kendimiz biliriz hangisinin iyi olduğunu. Bize daha iyi geldiğini.

İkisiyle de anlaşamıyorsak kişiliklerimizin, ikisinden de uzaklaşmalıyız. Kalpten de akıldan da. Sadece kendimizi dinlemeliyiz. Hayatımızda kalp ve akıl asla iki seçenek olmamalı. Kişiliklerimizi asla seçenek olarak görmemeliyiz.

İçlerimizdeki bu iyi ve kötü taraflar eğer çok karışıksa ve hayatımızı da karıştırıyorlarsa, zamanı geldiğinde biz de onları terk etmeliyiz.

Bazen sadece kendimiz olmalıyız.