Deneme 1-2-3

Her şeyin sıradan olduğu bir akşamdı. Fakat adamın göğüs kafesinin hemen altında kendisini daraltan, daha doğrusu tedirgin eden bir his vardı. Hayatının her anında yanında olan bu hisse alışıktı. Ama yine de sebebini merak etti. Veya bir sebebi olması gerekir miydi bilemedi. Kararsızlıkların ortasındayken birden eve gitmek istedi. Kalabalıklar ona göre değildi. Düzen onu hiçbir zaman sevmemişti. Gerçi adam da düzene bayılmıyordu. Oturduğu banktan kalkıp evin yolunu tuttu. Şehrin merkezi sayılabilecek bir semtte oturduğundan otobüse binmeye gerek duymadı. Yürümenin gücüne inanıyordu adam. Yalnızca evine değil imkânı olsa her yere yürüyerek giderdi. Yürürken yüzüne vuran rüzgâr sanki kafasının içindeki düşünceleri de dağıtıyordu. Sevdiği kadın saçlarını dağıttığı için onunla bir kere bile yürümemişti rüzgârda. Oysa adamın en sevdiği şeydi kadının rüzgârda dağılan saçları. Yanaklarına düşen saçlarını parmak uçlarıyla kulağının arkasına alışını izlemek paha biçilemezdi onun için. Kadının tüm bunlardan haberi yoktu elbette. Hiç olmamıştı ki. Adam uzaktan sevmişti kadını ve kararlıydı bu konuda. Dile getirilen bütün hisler arkasından sorumluluk da getirirdi. Can sıkan sorumluluklardı bunlar. Mesela bir kedinin sorumluluğunu almak bambaşka bir şey iken dile getirilmiş duygular insanı kendine esir ederdi. Esaret isyanı getirirdi beraberinde. İsyan ise sonuydu her şeyin. Bu yüzden bir kediye karşı sorumlu olmak bir insana karşı sorumlu olmaktan yüz kat daha iyiydi. Kedilerin nankör olduğuna inanmazdı adam. İnsanların da öyle. Yalnızca insanların kedilerden öğrenmesi gereken çok fazla şey vardı hepsi bu. Deri ceketinin fermuarını çekti, rüzgâr düşünme bunları dercesine daha hızlı esmeye başlamıştı. Adam fark etmedi rüzgârın ne demek istediğini. Yürüyordu. Yanından geçip giden kalabalıklara, korna çalan arabalara, bir yerlere yetişmek için koşturan insanlara bakmıyordu bile. Etrafıyla pek ilgilenmezdi. “Asosyal misin sen oğlum, çık biraz dışarı yeni insanlar tanı.” diyen arkadaşlarına gülümserdi sadece. Yeni bir insan tanımanın, onun hayatına dâhil olmanın korkunçluğunu defalarca yaşamıştı. Tanpınar’dı bunu anlatan. Ayrıca aynı yastığa baş koysalar bile kimsenin bir başkasının aklından geçenleri bilemeyeceğini söyleyen de Tanpınar’dı. Elinde imkân olsa ilk yapacağı şeydi bir başkasının düşüncelerini okumak. İyi ki de imkânı yoktu. Kendisini bile bu yaşta yeni yeni tanımaya başlamıştı. Sahi, bu yaşına kadar ne yapmıştı kendinden kaçarak? Başkalarıyla arasına koyması gereken mesafeyi kendisiyle kendisinin arasına koymuştu. Telefonda sesi kötü geldiği için şehrin bir ucundan diğer ucuna gitmişti arkadaşları için. Peki, kendisini kötü hissettiğinde neden görmezden gelmişti her şeyi? Sevdiği kadına ‘İyi ki varsın.’ demekten çekinmeyip neden kendi varlığına bir an olsun inanmamıştı? Herkesin yarasını pamuklara sararken neden kendi yarasını yara bandıyla geçiştirmişti?  Tüm bunları düşünürken karşı kaldırıma geçmişti çoktan. Aslında evine giden yol burası değildi. Belli ki uzatmıştı yolu. Severdi böyle çılgın şeyler yapmayı. Farkına varmadan yaptığı her şeyi bilinçli şekilde yaptığı şeylere tercih ederdi. Tesadüflere inanırdı adam. Rastlantıların güzelliğine. Ama öyle alışveriş merkezinde bir arkadaşla karşılaşmak değildi sevdiği. Rastgele açtığı kitabın sol sayfasındaki ikinci cümlenin güzelliğiydi tesadüf. Çok sevdiği bir şarkının yoldan geçen arabanın içinde çaldığını duymaktı. Adamın geçtiği kaldırım üzerinde her gün gördüğü bir simitçi vardı. Ama bu sefer orada değildi. İster istemez merak etti simitçiye ne olduğunu. Fazla üzerinde durmadı bu konunun, sola döndü ve yokuştan aşağı inmeye başladı. Kışın ne çok kar yağardı bu şehre. Yağan kar yüzünden korkardı bu yokuştan inip çıkmaya. Gökyüzünden beyaz pamuklar yağmasına az kalmıştı. İçini birden büyük bir heyecan kapladı. Kar yağdığında bu şehir, bu şehir olurdu çünkü. Sonra sokakta kalmak zorunda olan insanlar, sokak hayvanları geldi adamın aklına. Utandı birden kendinden. Kış başkaları için bu kadar zorlu geçerken kar romantizmi yapmanın alemi yoktu çünkü. Yokuştan indi ve evinin olduğu sokağa girdi. Uzunca bir sokaktı burası. Sağında iki katlı evler solunda ise çınar ağaçları vardı. Ağaçların etrafını çevreleyen çitin içinde altından tüyleri olan bir köpek vardı. Adam her seferinde karşılaşırdı bu köpekle. Yine karşılaştı. Çitlerin arasından elini uzattı köpeğe, köpek patisini kaldırdı adama. Sanki birbirlerine gülümsemişlerdi. Adam ceplerini yokladı. Anahtarlarını buldu. Birden anahtarlığı çekti dikkatini. Nereden almıştı bu anahtarlığı? Kapının önünde durdu ve bunu düşündü. Hatırlayamadı. İçeri girer girmez burnuna keskin bir parfüm kokusu geldi. Tanıyamadı önce. Oysa bu kokuyu nerede olsa tanırdı. Alıştığından mıdır bilinmez koku kayboldu hemen. Adam ceketini çıkardı, sandalyesinin üzerine bıraktı. Tıpkı ceketi bıraktığı gibi kendisini de kanepeye bırakmıştı. Evinde televizyonu yoktu. Alma ihtiyacı hissetmemişti. Çivisi çıkmış dünyadan bir haber olmak işine gelmişti belki de. Haber falan izlediği yoktu. Kanepede ne kadar kaldığını bilmiyordu ama birden kalktı yerinden. Yapması gereken bir şey aklına gelmişti sanki. Mutfağa yöneldi. Filmlerde hep böyle olur diye düşündü. Mutfağa giden kahve içmek zorundaydı. Tam tersine adam papatya çayını çok seviyordu. Kaynayan suyun içine bıraktığı papatyaların dansını izledi bir süre. Penceresi biraz önce gelirken gördüğü çamlığa bakıyordu. Gündüz olsa bulutları görürdü. Şimdi ise tüm heybetiyle ay asılıydı gökyüzünde. Adam dışarıya bir şeyler görmek ister gibi baktı ama ay başka bir şeyi göstermeyecek kadar bencildi. Çayını içerken bilgisayarını açtı. Bir şeyler yazmak istedi. Ne yazacağını düşünürken bir şarkı açtı fonda çalması için. Bomboş sayfaya öylece baktı. Bir hikâyesi yoktu yazacak. Yazıp tekrar sildi cümleleri. Düşündü. Neredeyse yarım saat geçti. Aklına takılan bir şey vardı. Yazmasını engelleyen. Geriye doğru yaslandı. Belki yazması gereken buydu. Hiçliğin ortasında kalmış bir karakteri konuşturması gerekiyordu. Daha önce yazmamıştı böyle bir şey. Duygularını ve düşüncelerini konuşarak değil yazarak daha iyi anlatabildiğini keşfettiğinden beri yazmıştı her şeyi, her yere. Derin bir nefes alıp yazmaya başladı adam. Korkuyordu karakterin kendine benzemesinden. Hayali bile olsa başından geçenleri başkasının omuzlarına yüklemek istemedi adam. Yazdığı üç beş cümleyi bitirmek istedi birden. Ama nasıl?

         Bazı hikâyelerin bitmesidir bizi korkutan. Nasıl biteceğini bilemeyiz. Bazı hikâyeler bitmelidir. Gün gibi ortada dururken bitmez hikâyeler. Bir ”Çıt!” sesi duymak lazım gelir. O sesi duyduğunda ise çantayı toplayıp gitmenin zamanı gelmiş demektir. Ben o sesi duydum. Boşverin hikâyeleri, nasıl bittiklerini de… İlhami Algör’ün dediği gibi:

‘Bitse ne olur,

bitmese ne ?’